İnsanlığın ilk dönemlerinde ihtiyaçlar belliydi.

Ölmeyecek kadar yiyecek, üşümeyecek kadar giysi, kendisini ve aile efradını yağmurdan, kardan, yırtıcı hayvanlardan ve düşmanlardan koruyacak kadar barınak ve silah.

O zamanlar bir insan bunların hepsine sahipse zaten bütün ihtiyaçlarını karşılamış oluyordu ve her halde ondan mutlu biri de olmazdı.
Alışveriş de basitti. Bende yoksa veya beceremiyorsam yapmayı, komşudan alıyordum.

Karşılığında bende olanı veriyordum ve böylece idare edip gidiyorduk. Takas diyorlardı buna. Al balığı ver sopayı, al elmayı ver postu, al tokmağı ver mızrağı. 

Ama ilk çağlardan itibaren insanların arasında, alışverişe bazı bazı hile karıştırmayı düşünenler hatta bunu yaşam felsefesi haline getiren kavimler de çıkıyordu. 
Hz.  dem (a.s.) ve Hz. Havva yeryüzüne indirildikten sonra iki çocukları olur.

Hâbil ile Kâbil. Anlatmaya gerek yok sanırım herkes bilir Hâbil ile Kâbil’i. Hâbillerle Kâbillerin aslında o günden bu güne değişmediğini, hala bir kısmımızın Hâbil bir kısmımızın Kâbil olduğunu bilmiyor olabiliriz. Allah hepimizi Hâbil tabiatında olan kullardan eylesin ve Kâbillerden uzak tutsun.

İşte o zamanlar Cenab-ı Allah’a kurban sunulacaktır. Hâbil sahip olduğu ürünlerin en güzellerini seçer Allah yolunda harcamak için.

Kâbil ise gönülsüz olarak zayıf işe yaramaz olanlarını seçer. Sonra da Allah benim sunduklarımı kabul etmedi Hâbil’in sunduklarını kabul etti diye Hâbil’e düşman olur. Ve bu düşmanlık insanlığın ezeli düşmanı şeytanın da vesvesesiyle Kâbil’in Hâbil’i öldürmesine kadar gider.  Bu şekilde dünya üzerinde ilk insan kanı dökülür. 

İnsanın ticarete hile karıştırma eğilimi sık sık nükseder ve bu yüzden Allah kavimleri helak eder. Medyen ve Eyke halkı diğer sapkınlıklarının yanında ölçü ve tartıda hileyi o dereceye getirir ki Allah onlara sapkınlıklarından dolayı Hz. Şuayb’ı peygamber olarak gönderir.

Islah olsunlar, doğru yola dönsünler diye. Ama onların gözü dönmüştür. Kurdukları çarkın bozulmasını istemezler. Onlar yola gelmeyince de Allah’ın azabını tadarlar. 

Kur’an-ı Kerîm muhtelif yerlerde bunu bizlere hatırlatır: 

“Medyen'e de kardeşleri Şu’ayb'ı (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin! Sizin için ondan başka tanrı yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Zira ben sizi hayır (ve bolluk) içinde görüyorum. Ve ben, gerçekten sizin için kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. Ve ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın; insanlara eşyalarını eksik vermeyin; yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın. Eğer mümin iseniz Allah'ın (helalinden) bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır. Ben üzerinize bir bekçi değilim. Dediler ki: Ey Şu’ayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın” (Hud 84-87) 

“Emrimiz gelince, Şu’ayb'ı ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; zulmedenleri ise korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Sanki orada hiç barınmamışlardı. Biliniz ki, Semud kavmi (Allah'ın rahmetinden) uzak olduğu gibi Medyen kavmi de uzak oldu.” (Hud 94-95)

“Eyke halkı da peygamberleri yalanladı. Hani Şu’ayb, onlara şöyle demişti: Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Artık, Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ölçüyü tam yapın. Eksik verenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların mallarını ve haklarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve önceki nesilleri yaratana karşı gelmekten sakının. Onlar şöyle dediler: Sen ancak büyülenmişlerdensin. Sen sadece bizim gibi bir insansın. Biz senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi gökten üzerimize bir parça düşür. Şu’ayb, Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir dedi. Onlar Şu’ayb’ı yalanladılar. Derken gölge gününün azabı onları yakaladı. Şüphesiz o, büyük bir günün azabı idi. Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.” (Şuara 176-190)

Bu arada birileri parayı icat eder. Aslına bakılırsa coğrafya olarak da paranın mucidiyiz. Lidyalılar ne de olsa hemşehrimizdi. Aynı zamanda yaşamamış olsak da aynı topraklarda yetiştik ve aynı havayı soluduk. 

Artık insanlara sadece ihtiyaçlarını temin etmek yetmiyor. Zengin olmak gerekiyor.  Mümkün olduğunca bol paraya sahip olmak, diğer insanlara hükmetmek, egemen olmak, üretmek, üretileni pazarlamak, tüketimi körüklemek… 

Üretmenin kuralları var. Rastgele değil artık bu iş. İnce bir oyun. Sadece ihtiyaçları karşılamaya yönelik üretim yapılmıyor. Ticaret geçinecek kadar dünyalık kazanmak için değil. Oturuyor düşünüyor birileri nasıl bir şey ortaya çıkarsak gider. Ne icad etsek satabiliriz. İhtiyaçlar belirlemiyor üretimi. Arz talebe göre şekillenmiyor. 
Kaynağın başındaki insanlar ar-ge birimleri kuruyorlar halkın tüketim eğilimlerini inceliyorlar, zayıf yönlerini tespit ediyorlar, ona göre arzı şekillendiriyorlar,

İnsanları en zayıf anlarında en zayıf yerlerinden vuruyorlar. Piyasaya bir ürünü arz ediyorlar, bütün yolları kullanarak insanların kafasına arz edilen ürünü almanın gerekliliği düşüncesini adeta çakıyorlar. Sonra da şirketlerin oval ofislerinde duvara asılı grafik eğrilerinden satış rakamlarını izliyorlar. 

Kamuoyu araştırmaları ne üretirsek halk alır anlamında yapılmıyor, “hangi yöntemleri izlersek piyasaya süreceğimiz malın ihtiyaç olduğunu en az masrafla halka kabul ettirebiliriz” anlamında yapılıyor. Apple’ın kurucusu Steve Jobs bunu en veciz şekilde ifade etmiş: “Ne istediğini bilmek müşterinin işi değildir. Müşterinize ne istediğini sorup ona göre ürün çıkaramazsınız, çünkü siz onların istediğini yaparken onlar başka bir şey istiyor olacaktır.” Akıllı adam, olayı öğrenmiş. Ne uğraşacak vatandaşın neye ihtiyacı var öğreneyim de ihtiyacını gidereyim diye. Öyle ya kurulan koca koca şirketler hayır kurumu değil ya.  

Eğer arz halkın gerçek ihtiyacına göre yönlenseydi, tüketici akıllı ve akılcı olabilseydi bu gün çoğumuzun sıradan ve normal bir şeymiş gibi tükettiği birçok şeyin adının bile duyulmaması gerekirdi. Hele bir kısım şeyleri sağlığımızı ve hayatımızı kaybetme pahasına tükettiğimizi düşünürsek... 

Şimdiye kadar kola içmediği için hastalanan, hayatı tehlikeye giren biri var mıdır acaba? Peki, kolanın insana faydalı olduğunu belirten bir bulgu var mıdır? Ama zararlı olduğuna dair istemediğin kadar bilgi vardır. Alkollü içkiyi, sigarayı belirtmeye bile gerek yok.

Ne olduğunu bilmediğimiz, kimyasala bulanmış, boyanmış bin bir çeşit şekerlemenin çocuklara faydalı olduğunu iddia eden biri çıkmış mıdır şimdiye kadar?

Peki, markete girip de bu nevi ürünleri almadan çıkan hele birde çocukları yanındaysa sadece pirinç, et, tereyağı, yumurta, süt alıp çıkan var mıdır? Varsa alnından öpüp madalya vermek gerekir.   

Eskiden insanlar yaşamlarını devam ettirebilmek için üretip tüketirken, artık kurdukları uluslararası şirketlerin hayatiyetlerini devam ettirebilmek, süper novalar gibi genişleyip etraflarındaki küçük şirketleri yutmak için çalışıyorlar.

Daha da ötesi bu iş bir oyuna dönüştü. Üret, kazan, biriktir… Sonra… Sonrası yok. Ama biriktirmek tonlarca paraya sahip olmak yetmiyor insana. Artık oyun oynamaya başlıyorlar.

Elde ettikleri paralarla devletlerin yönetimleriyle oynuyorlar, devrimler yaptırıyorlar, savaşlar çıkarıyorlar, ekonomileri alt üst ediyorlar, borsalara canları isteyince tavan yaptırıyorlar, canları sıkılınca çökertiyorlar. 

Çok uluslu şirketler ellerindeki büyük ekonomik güçle etkin bir şekilde örgütlenebiliyorlar. Ar-ge çalışmaları yapıyorlar, anketler yapıyorlar ve nasıl üreteceklerini, tüketimi nasıl körükleyeceklerini planlayabiliyorlar. 

Peki ya tüketiciler. Tüketiciler dağınık, örgütsüz, hipnotize olmuş kalabalıklar olarak ne sunuluyorsa büyülenmiş gibi tüketmek için koşuyorlar.
Oyuncak mağazalarının kapılarında günlerce kuyruk bekliyorlar. Elektronik mağazalarında sınırlı sayıda (!) satılan ürünlerden kapabilmek için kıran kırana çarpışıyor, birbirlerini çiğniyorlar. Hatta yeni çıkacak bir elektronik ürünü herkesten önce alabilmek için ülkeler hatta kıtalar aşıyorlar. I-Phone alabilmek için böbreğini satanlar gazetelere haber oluyor. 

Ticarette, paranın icadı kadar önemli olan bir dönüm noktası da elektronik paranın icadı olmuştur herhalde. Artık servetler sanal ağlarda saklanıyor. Karşılığı var mı yok mu o kadarını bilemem. Ama kaydî para denen şey iyice hayatımıza girdi artık. Söyleyin kaçımız maaşımızı şöyle elimize alıp akşamlayabiliyoruz? Paranın sıcaklığını kaç gece hissedebiliyoruz? Herhalde pek azımız. 

Maaşımız hesabımıza yatıyor. Bilgisayarın önüne oturuyoruz EFT ile kredi kartı borcunu ödüyoruz, bankamatikten faturaları ödüyoruz. Hatta çoğumuzun otomatik ödeme talimatı var. Maaş hesaba yatar yatmaz elektronik olarak paralar hesaplara dağıtılıyor. Biz de zaten alışveriş yaparken kredi kartı kullanıyoruz.

Ayakkabıdan elbiseye, elektronikten hazır gıdaya kadar bir çok şeyi kredi kartımızla internetten alıyoruz. Böylece paranın yüzünü görmeden aylar yıllar geçip gidiyor.

Para transferiyle ilgili sağlanan kolaylıkların da hep bizim iyiliğimiz için olduğu söyleniyor. Bana sanki bizden çok paraları legal yollardan cebimizden almak isteyenlerin iyiliği için gibi geliyor. Harcamayı kolaylaştırsınlar ki vatandaşın hesabındaki küçük meblağlar ışık hızıyla kimlere hizmet ettiklerini bilmediğimiz şirketlerin kasalarına aksın.

Evet. Görünen o ki; markette bir paket şekerlemeyi alışveriş arabasına atmak bir şişe kolayı Ramazan sofrasına misafir etmek çok basit bir alışveriş meselesi değil.

Aldığımız her ürünün bize ve çocuklarımıza hangi faydayı hangi zararı getirdiğini, ödediğimiz her kuruşun nereye gittiğini, hatta alış veriş yaptığımız mağazanın kime hizmet ettiğini düşünmek toplumun bir ferdi olarak görevimiz ve sadece “tüketici” olarak etiketlenmiş bir obje olmaktan kurtulmanın tek yolu gibi görünüyor.  
 
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.