Öne Çıkanlar Pazarı Binası Yeni Yerinde Dağıtım Ankara Ankara Gençlik Parkı Ankara Festivali

İstiklal Harbi’nde Silah Kaçakçılığı

Mondoros Mütarekesi 30 Ekim 1918 günü imzalandıktan sonra, antlaşma hükümleri gereğince, Osmanlı ordusuna ait silah ve mühimmat işgal kuvvetlerine teslim edilmişti.

İstiklal Harbi’nde Silah Kaçakçılığı

  Osmanlı ordusunun mevcut silah ve mühimmatı; Tapa, Tophane, Feshane, İmalathane, Baruthane, Ayazma ve Ağaçlı, Beykoz, Tahniye, Bez, Zeytinburnu fabrikaları, Karadeniz, Hadımköy ve Çanakkale depoları ile Çobançeşme, Karaağaç, Piripaşa ve Zeytinburnu ambarlarında mahfuzdu(1).

Hüsnü Himmetoğlu, Kurtuluş Savaşında İstanbul ve Yardımları isimli hatıratında askeri depoların vaziyetini şu cümlelerle anlatmaktadır. “Birinci Dünya Harbinin mağlubiyet ile neticelenmesine rağmen İstanbul’daki askeri fabrika ambar ve depolarında mevcut malzeme-i harbiyenin cins ve miktarı, melhuz (muhtemel) bir harbi idare ve devama kâfi gelebilecek derece ve mahiyette idi. Nitekim de öyle oldu. Kurtuluş Harbi’nde İstanbul’un yaptığı yardım ve oynadığı rol zaferin temininde en önde bir amil olmuştu.”(2).
 
M.M. Grubu başkanı Albay Kemal (Koçer) Bey’de Kurtuluş Savaşlarımızda İstanbul (İşgal Senelerinde M.M. Grubunun Gizli Faaliyetleri) adıyla yayınladığı hatıratında, “İstanbul’da yüzlerce top, yarım milyon mermi, milyonlarca fişek, çok mühim miktarda malzeme ve eşya vardı. Her cephanelik, her depo ağzına kadar dolu idi. Fakat hepsi sıkı bir muhafaza altında idi.” demektedir(3).
 
Depolardaki Harp Malzemelerinin Büyük Vapurlarla Anadolu’ya Kaçırılması Gerektiği Düşüncesi Oluşmuştu
 
İlk defa Kaymakam Eyüp (Durukan) Bey, depolarda bulunan Osmanlı ordusuna ait harp malzemesinin başka ellere geçmesine mani olmak ve Anadolu’ya kaçırılmasını sağlamak üzere, bir grup arkadaşıyla 19 Mart 1920 tarihinde gizli bir teşkilat kurmuştu. “İmalât-i Harbiye Grubu” adı verilen bu teşkilat, maksadı gerçekleştirmek üzere 272 gün boyunca uğraşmış ama para ve güvenilir eleman yokluğundan dolayı fazla bir şey yapamamıştı. Nihayet Ankara’nın talimatıyla kurulan Hamza Grubu (daha sonraki adı Felah Grubu) ile birleşerek hizmetini bu grup bünyesinde vermişti(4). Bu teşkilatın ilk silah kaçakçılığı motor ile 5 Aralık 1920, vapur ile 10 Mayıs 1921’de yapılmıştı(5).
 
İstanbul’dan Anadolu’ya harp malzemesi kaçırılması işi, aslında Mondoros Mütarekesi’nden hemen sonra başlamıştı ve devam ediyordu. Ancak kaçakçılık yoluyla Anadolu’ya yapılan bu yardımlar bir meydan muharebesi kazandıracak miktarda değildi(6). Bu depolardan küçük çaplı kaçakçılık yapılıyordu. Öte yandan toptan sevkiyat, ilgili makamlarca uygun görülmüyordu. Büyük mikyasta kaçakçılık için en güç iş vapuru bulmak, cephaneyi kaçırıp yüklemek, vapurun selametini temin etmekti (7).
 
İşin emniyeti bakımından, kaçakçılık işlerinde bandırası ve sahibi ecnebi olan vapurların tercih edilmesi icab ediyordu. Hüsnü Himmetoğlu hatıralarında, “(…) o sıralarda bize Fransız ve İtalyan vapur şirketleri ve İstanbul’daki mümessilleri yardım etmek istiyorlar ve hatta sevkiyatımıza bilerek göz yumuyorlar idi”(8), sözleriyle, harp malzemesi kaçırma işlerine işgal kuvvetleri vatandaşlarının ilgisini anlatmaktadır. Nitekim Namık Grubu adı altında faaliyet gösteren Ağır Topçu Yüzbaşı Halil İbrahim ile kardeşi Ahmet Naci Beyler, 1921 yılı ortalarında bir kısım cephaneyi İngilizlerin de yardımı ile İnebolu’ya götürüp teslim etmişlerdi(9).
 
Hüsnü Himmetoğlu kaçakçılık işine ilk önce, Kurmay Kaymakam Mustafa Muğlalı’nın başkanlığında faaliyet gösteren (Karakol Teşkilatının devamı) “Yavuz Grubu” ile başlamış, daha sonra yine Ankara’nın emrinde çalışan “Felah Grubu”, “Muavenat-ı Bahriye Grubu” ve “M.M. Grubu” ile tanışmıştı. Kurmuş olduğu geniş kaçakçılık teşkilatı ile bu dört gruba da harp malzemesi kaçakçılığında yardımcı olmuştu(10). O, İstanbul’dan Anadolu’ya harp malzemesi kaçakçılığı için 80 vapur ile 260 sefer organize etmişti. Bu seferlerden 6’sı Yavuz Grubu, 84’ü Ordu müteahhitleri, 95’i Felah Grubu, 48’i Muavenât-ı Bahriye Grubu, 19’u M.M. Grubu adına gerçekleştirilirken, 8’i de münferit olarak yapılmıştı(11).
 
Silah Kaçakçılığı İşinde İngiliz İstihbaratçısı Pandikyan Sonuna Kadar Destek Vaad Ediyordu
 
Hüsnü Himmetoğlu’nun bu kaçakçılık işlerini organize ederken gerek Fransız makamları ve vatandaşları ile gerekse İstanbul’da faaliyet gösteren İngiliz istihbaratı ile ilişkisi bir hayli ilginçtir. Az önce de bahsettiğimiz gibi, Hüsnü Himmetoğlu, motorlarla yapılmakta olan yardımları yetersiz görüyor, daha büyük çaplı yardım ihtiyacını şöyle ifade ediyordu “Bizim derdimiz, gayemiz bir meydan muharebesinin, büyük bir zaferin vukuu ve kati zafere ulaşmasını temin edecek mühim mikyasta mütemmim yardımların yapılması ve devamı idi” (12). Bu maksatı gerçekleştirmek üzere Hüsnü Himmetoğlu, 12 Eylül 1921 tarihli bir sözleşme ile, bir Fransız kumpanyasının çalıştırdığı Fransız bandıralı Penay isimli vapuru Ankara hesabına kiralamıştı. Bu, yalnızca harp malzemesi nakliyle görevli, kendisinin emrine amade bir vapurdu. İlk seferinde Tapa fabrikasından çıkarılan 90 ton cephane ve ilave olarak bazı harp malzemeleri bu gemiyle kaçırarak İnebolu’ya teslim etmişlerdi(13).
 
Hüsnü Himmetlioğlu, daha büyük bir kaçakçılık organize etme fikrini ilk defa 6 Ekim 1921’de, İstanbul’daki İngiliz istihbaratının şefi Ermeni asıllı (Arman) Pandikyan’a açmıştı. Pandikyan, Edirneli ve Türk tebaasındandı. İlk defa 5 Haziran 1921 günü bir polis nezaretinde Himmetoğlu’nu yanına getirtmiş ve tanışmışlardı. Pandikyan, işgal zamanlarında Galata’da yer altı camii yanında İstavropolo hanındaki İngiliz istihbaratının deniz işleriyle meşgul bir şubesinin şefi olarak çalışıyordu. Şubenin başında İngiliz Yüzbaşı Gordon bulunmakla birlikte, o amiri Gordon’u istediği gibi sevk edebiliyordu. Emri altında 70’den fazla Rum, Ermeni, Türk, İngiliz polisi olarak çalışıyordu. Pandikyan istediğini tutuklama yetkisine sahip olup kaçakçılık işlerinde tam yetkiliydi. Pandikyan gizli teşkilatların eşya ve zabit sevkiyatından, toplantı yerlerinden, elemanlarından tamamen haberdardı. İsteseydi hepsini bir anda tevkif edebilir, kaçakçılık yapmalarına mani olabilirdi(15). Ama hiç böyle fenalıklar yapmamıştı. Himmetoğlu Pandikyan’ı şu sözlerle anlatıyordu, “Bilakis şahıslarımıza yapılacak fenalıkları, kaçırılacak eşyaların tehlikesini daima kendi kuvvet ve kudreti dâhilinde önlemeye çalışmış, yapılacak her türlü baskın ve tevkiflerden hepimizi günü gününe haberdar etmiş, olmuş hadiselerde de elinden gelebilen her türlü yardım ve hizmeti, edinebildiği malumatı bizden esirgememiş ve gizlememiştir. Bildiğini ve öğrendiğini vaktinde bize haber vermiş, tevkif edilen adamlarımızı kurtarmağa çalışmış ve kurtarmış, kaçak eşyalarımızdan düşman eline geçebilenleri kısmen olsun iadeye çalışmıştı. Doğrusu, memleket vazifelerini vatanperver bir vatandaş olarak harbin sonuna kadar ifa etmişti. Hatta harpten sonra da gene bize ve memlekete cidden büyük hizmetleri olmuştu”(16).
 
Pandikyan neden bu hizmetleri yaptığını uzun uzun Hüsnü Himmetoğlu’na anlatır. “Dünyaca medeni olarak bilinen İngiliz, Fransız, İtalyan milletlerini İstanbul’un işgalinden sonra yakından tanıdık ve anladık gördük ki, Ermeniler ancak Türklerle birlikte yaşadıkları takdirde Türkiye’de efendi olabilirler, aksi takdirde bu medeni tanıdığımız insanların bize ekmek dahi vermelerine imkân yoktur. Bugüne kadar iş bizde, para bizdeydi. Bunu Türkler zamanında ve onların sayesinde elde etmiştik. Biz o günü gene Türklerle birlikte yaşamakta görüyor ve istiyoruz. Bunun içindir ki, memleketime, Türklere elimden gelebilen her yardımı yapmayı vazife biliyor ve öyle yapmaya çalışıyorum.” sözleriyle yaptığı hizmetlerin sebebini anlatır. Himmetoğlu, bu hizmetlerine karşılık Pandikyan’ın bir kuruş dahi istemediğini ifade eder(17).
 
Taşıma İşinde Fransız Nakliyat Şirketi ile İşbirliği Yapılması Kararlaştırılmıştı
 
Büyük vapurlarla Anadolu’ya silah ve cephane kaçırılması hususunda İngiliz istihbaratçısı Pandikyan ve Himmetoğlu mutabık kalırlar. Bu görüşmenin akabinde Himmetoğlu, İstanbul’da faaliyet gösteren La Fransez kumpanyasına bağlı bin ton kapasiteli Fransız bandıralı Ararat vapurunu kiralamak üzere, şirketin direktörü ile 8 Ekim’de görüşür ve anlaşır(14). La Fransez kumpanyasının direktörü Şarl Kalçi isimli bir Ermeni’dir. Himmetoğlu’nun hedefi, bu vapur ile Tapa fabrikasında mevcut mühimmatın kaçırılmasıdır. Zira, buradaki harp malzemesi Anadolu’ya harp kazandıracak miktardadır. Himmetlioğlu’nun mensubu bulunduğu Felah Grubu’nun bu ölçüde bir kaçakçılıktan çekinmesi üzerine, Himmetlioğlu M.M. Grubu lideri Albay Halil Kemal (Koçer) ile işbirliğine gider(18).
 
Ararat vapurunu kiralanması hususunda Şarl Kalçi ile Halil Kemal (Koçer) Bey de bir görüşme yapar. Bu görüşmede Kalçi, kumpanyanın son vapurunu elden çıkarana kadar birlikte çalışma sözü verir. Devam edecek işlerin intizam ve selâmeti hesabına Kemal Bey’in İngiliz istihbaratının şefi Pandikyan ile görüşmesi gerektiğini bildirir(19). Albay Kemal bir birahanede Pandikyan ile görüşür. Pandikyan “(…) cepheyi takviye için her çareye başvurulmalıdır. Asıl olan budur. Bu toprakta yaşayanlar, böyle buhranlı zamanlarda olsun, ideoloji ihtilaflarını unutmalıdır. Irkların muhâcerâtı, felaketlerini intaç eder. Artık bu hicrete son verilmelidir. İşte benim gayem budur ve size bütün kuvvetimle çalışacağım” der(20).
 
Gerek cephaneliklerle vapur arasındaki çok güç işlerde, gerekse vapurların sevkinde La Fransez şirketi çalışanlarından Arif, Terziyan, Papasyanlar (iki kardeş) Karabet Hogasyan ve Bedeş’in değerli hizmetlerinden istifade edilir(21). Ararat vapuru, Pandikyan’ın yardımıyla problemsiz olarak Karadeniz’e açılır ve taşıdığı malzeme 6 Kasım 1921 günü İnebolu’ya teslim edilir(22). Ancak, Ankara’nın taahhüt edilen ödemeyi La Fransez şirketine yapmaması Hüsnü Himmetoğlu’nu zor durumda bırakır. Ankara’ya bizzat giderek paranın ödenmesini sağlar. O henüz Ankara’da iken, Ararat vapuruyla sevkiyat işinde rol almayan Felah Grubu, bu işte geri kalmadığını göstermek üzere kendisi de bir kaçakçılık işi organize etmeye kalkar. Ancak, La Fransez kumpanyası direktörünü ve Pandikyan’ı devre dışarı bırakarak başka kanaldan yapılmaya çalışılan bu kaçakçılık işi fiyasko ile biter. Kiralanan Vera vapuruna el koyan İngilizler mühimmatın önemli bir kısmını denize döker, mürettebatı ve organizeyi yapanları tutuklarlar.
 
İstanbul’daki Gizli Milli Örgütler Arasında Çekişme Mevcuttu
 
Ararat gemisi ile yapılan kaçakçılık hadisesinin sahiplenilmesi hususunda Felah grubu ile M.M. Grubu arasında büyük bir çekişmenin yaşandığı Hüsnü Himmetoğlu’nun hatıralarından anlaşılmaktadır. Himmetoğlu’nun “Kurtuluş Savaşında İstanbul ve Yardımları” isimli iki ciltlik hatıratı, neredeyse bu çekişmenin hikayesini anlatmak ve M.M. Grubunu önemsizleştirmek ve itibardan düşürmek için yazılmış gibidir.
 
Mütareke döneminde Ankara’nın bilgisi dâhilinde dört gizli teşkilat İstanbul’da aynı alanda faaliyet gösteriyordu. Bunlar Müdafaayi Milliye Teşkilatı, Felah Grubu, Muavenât-ı Bahriye Grubu ve M.M. Grubu idi. Bu gruplar arasında rekabet ve çekememezlik vardı. Hüsnü Himmetoğlu’na göre Felah Grubu (daha önceki isimleri Hamza, Mücahit ve Muharip), Mustafa Kemal Paşa’nın emri ve İsmet Paşa’nın yardımıyla Genelkurmay tarafından kurulmuş ve resmiyeti Ankara tarafından tasdik edilmişti. Daha önce İstanbul’da faaliyet gösteren M.M. Grubu ise, Albay Hüsamettin (Ertürk)‘ün Fevzi (Çakmak) Paşa tarafından Ankara’ya çağırılması sırasında, Samsun’da yeniden yapılandırılmış ve arkasından onun da resmiyeti Ankara tarafından tasdik edilmişti. Dolayısıyla M.M. grubu, Albay Hüsamettin (Ertürk) üzerinden Fevzi (Çakmak) Paşa’ya bağlıydı. Hüsnü Himmetlioğlu, kitabını hazırlarken incelemesine izin verilen Genelkurmay gizli belgelerinde pek çok sayıda, birbirleri aleyhine yazılmış, gözden düşürücü yazı ve raporlara rastlamış, kendisi bunlardan bir kısmını kitabına almıştır(23).
 
1920 Yılı Sonundan İtibaren Milletlerarası Konjonktür Türkler Lehine Değişmeye Başlamıştı
 
Anadolu’ya harp malzemeleri sağlama işini doğru anlayabilmek için milletlerarası konjonktürü de göz önünde bulundurmak icab eder. 1920 yılı sonlarına doğru, milletlerarası konjonktür Türkler lehine değişmeye başlamıştı. Yunanistan’da 4 Kasım 1920 tarihinde yapılan seçimlerde Venizelos’un büyük bir hezimete uğraması ve Kral Konstantin’in tahtına dönmesi İtilaf devletlerinde hayal kırıklığı yaratmıştı. Kral Konstantin, Alman Kayzeri Wilhelm’in kayınbiraderi idi ve Alman yanlısı olduğu için 1917'de İtilaf Devletleri tarafından tahttan indirilmişti. İtilaf Devletleri Kral’ı resmen tanımadılar. Bu seçimden sonra, İngiltere ve Fransa Yunanistan’a verdikleri mali desteği kesip, yeni yardım taleplerini de geri çevirdiler. Artık İtilaf Devletleri’nin Türk-Yunan Savaşı’na yaklaşımları değişmeye başlamıştı. TBMM ile Sovyet Rusya arasında kurulan yakın ilişkilerin verdiği rahatsızlık, Yunan ordusunun Anadolu’da beklenen başarıyı elde edememesi de bu politika değişikliğini etkilemişti.
 
Bu gelişmeye ilaveten, İngiliz Ticaret Kurulu 24 Mart 1921 tarihinde savaş malzemelerinin İngiltere’den ihracına ilişkin yeni bir liste yayınlamış ve pek çok harp malzemesinin ihracını yasaklamıştı. Bu yasaktan en fazla Yunanistan’ın etkileneceği belliydi. Yunanistan, Kemalistlere Rusya’dan geniş çapta savaş malzemesi gönderildiğini, İtalyan ve Fransızların TBMM hükümetine askeri malzeme sattıklarını ileri sürerek İngiltere’nin kendilerine askeri malzeme satışına izin vermesini ısrarla talep ediyorlardı. Ancak, İngiltere bu taleplere olumlu cevap vermiyordu.
 
Savaş malzemesi ihracı yasağını, 13 Mayıs 1921 tarihinde, Müttefik Yüksek Komiserlerinin Türk-Yunan Savaşı’nda tarafsız olduklarını ilan etmeleri izledi. Müttefikler işgalleri altındaki bulundurdukları mahaller dışında bazı yerleri tarafsız bölge ilan ettiler. Aralarındaki uzlaşmaya göre, Müttefiklerin işgali altındaki bölgelerde, savaşan taraflar (Türk ve Yunan tarafı) asker toplayamayacak ve ordu teşkil edemeyeceklerdi. Yunanistan uyruğu şahıslar Yunanistan’a, Türk uyruğunda bulunanlar işgal bölgesi dışındaki Türk topraklarına rahatça gidebileceklerdi. Böylece Türklerin Anadolu’ya geçişi ile ilgili sınırlandırmalar kaldırılmıştı. Bu mutabakata göre, Yunanlıların İstanbul’u ordu ve donanma üssü olarak kullanmalarına da müsaade edilmeyecekti. Müttefikler, Yunan gemilerinin ve askerlerinin tarafsız bölgeden ayrılmasında ısrarcıydı. Ancak bunu başaramadılar, Yunanlılar eskiden olduğu gibi savaş malzemesi, kömür ve iaşe gibi ihtiyaçlarını İstanbul’dan karşılamaya devam ettiler. Bu durum, tarafsızlık anlaşması gereği, Ankara hükümetinin de Boğazlar bölgesinden savaş malzemesi, kömür ve iaşe gibi ihtiyaçlarını karşılamalarına mani olan hukuki ve askeri engelleri ortadan kaldırmasına sebep oldu.
 
Arkasından Ankara ile ilişkilerini düzeltmek isteyen İtalya 25 Mayıs’ta Marmaris’i, 1 Haziran’da Antalya’yı boşalttı. 9 Haziran’da Franklin Boullion başkanlığında bir Fransız heyeti Ankara'ya geldi ve bir barış andlaşması yapmak için görüşmeler başlattı. İtilaf devletleri artık Ankara’yı muhatap alıyorlardı. Bu sırada İşgal Kuvvetleri Komutanı Harington, Binbaşı Douglas Henry ve Binbaşı Stourton’dan kurulu bir heyeti M.Kemal Paşa ile anlaşma zemini sağlamak üzere Anadolu’ya göndermişti. 13 Haziran 1921’de İnebolu’ya gelen İngiliz Binbaşıları Türkler için bir miktar cephane getirmiş ve bundan sonra cephane sevkine devam olunacağını söylemişlerdi(24).
 
10 Ağustos 1921 tarihinde Paris’te toplanan Yüksek Konsey, Türk-Yunan savaşı hakkında alınan tarafsızlık kararını katı bir şekilde uygulamaya karar verdi. Müttefikler taraflar arasındaki çatışmalara müdahalede bulunmayacaklar, asker, silah veya borç ne olursa olsun yardım etmeyeceklerdi. (Alınan mali kararlar, savaşı İngiltere’den yaptığı borçlanmalarla finanse eden Yunanistan’ı perişan edecek sonuçlar doğurmuştu.) Müttefik hükümetleri taraflara doğrudan savaş malzemesi satamasa da, özel şirketler her iki tarafa savaş malzemesi satma hakkına sahip olacaklardı. İngiliz hükûmeti, sadece Yunanlılara savaş malzemesi satmakta olan İngiliz şirketlerinin bundan böyle “Kemalistlere” de satış yapmasına izin verdi. Bu karar çerçevesinde Ankara, Yusuf Kemal (Tengirşek) Bey’i Fransa’ya göndererek silah ve cephane teminine memur etti. Yine, 14 Haziran 1921’de Ankara tarafından İstanbul’a resmi temsilci olarak tayin edilen Hilal-i Ahmer ikinci başkanı Hamid Bey’de resmi yollardan silah ve mühimmat temini için görüşmeler yürütüyordu.
 
Gizli Teşkilatların Büyük Silah Kaçakçılığı Organizasyonları ve Yabancı Desteği
 
Tekrar hatıratlara dönecek olursak, Albay Kemal (Koçer) Bey, Fransız Şark Komitesi’nin Döla Kruva adlı bir genci, milli orduya yardım etmesi için Paris’ten İstanbul’a gönderdiğini yazar. Döla Kruva İstanbul’da M.M. mensubu Ebuzziya Velid’i bulur. Ertesi gün Döla Kruva, Ebuzziya Velid ve Albay Kemal’in görüşmesinde Kemal Bey, bir Fransız alayının muhafazasındaki Zeytinburnu ve Baruthane’deki silah ve mühimmatın kendilerine verilmesini rica eder. Bir gece Zeytinburnu deposuna girilir. Binlerce cephane sandığı içerisinde sadece 2.000 tanesi evsafa uygun olduğundan bunlar alınır ve Üsküdar açıklarında bekleyen vapura yüklenir(25). Döla Kruva daha sonra Baruthane’de bir kaçakçılık işini organize eder. Başka Fransızlarla da görüşürler. Bunların heyecanını Kemal Bey şu sözlerle anlatır. “Adını hatırlayamadığım Fransız doktor da hararetli bir Türk muhibbi idi. O da kat’i teminat veriyordu. Son baskın bu sahada birçoklarını kızdırmıştı. Görüştüğümüz bir general mümkün olsa kendi askerlerimle Mustafa Kemal’in yanına koşarım, diyordu.” Ancak, Baruthane’den sevkiyat yapılacağı sırada, bir süvari bölüğünün kıyıyı tuttuğu haberi gelince, bu kaçakçılık işi gerçekleştirilememişti(26).
 
Kemal (Koçer) Bey gibi, Hüsnü Himmetoğlu’da kaçakçılık işlerinde Fransız askerlerinden istifade etmeye başlar. Onun niyeti de Fransızların gözetiminde bulunan, harp malzemesi ve topçu mermisinin depolandığı Zeytinburnu fabrikası ile piyade mermisi muhafaza edilen Gülhane ambarının boşaltılmasıdır. Bu depolardaki harp mühimmatı önemli ölçüdedir. Felah Grubu başkanı Topçu Kaymakam Ömer Bey silah komisyoncusu Fransız Marsel Sava ile temas kurarak, Fransızların denetimindeki harp malzemelerini kaçırmalarına aracı olmasını ister. Mösyö Sava bu konuyu görüşmek üzere Hüsnü Himmetoğlu’nun ardiyesine gelir. Hüsnü Bey ondan, Zeytinburnu fabrikası ile Gülhane ambarındaki harp malzemelerinin Anadolu’ya kaçırılması için Fransız Yüksek Komiseri General Pellé’den izin almasını ister. Kendisini tatmin ve teşvik etmek için “Esasen biz şimdiye kadar İngilizlerden bu hususta bazı yardımlar gördük. Fransızlardan evvel davrandılar. Görüşmelerinizde bu ciheti de General’e söyleyebilirsin” der. General Pellé Paris’ten izin aldıktan sonra bu kaçakçılığın yapılmasına müsaade eder. Ancak, Gülhane ambarındaki fişekler ihtiyaca uygun olmadığından oranın boşaltılmasından vazgeçilir. Zeytinburnu ambarındaki mühimmatın ihtiyaca uygun bulunması üzerine, buradan kaçakçılık yapılması kararlaştırılır. Himmetoğlu Pandikyan ile görüşerek durumu haber verip onun yardımını talep eder. Pandikyan -her zaman olduğu gibi- bu işte de elinden gelen herhangi bir yardımı esirgemeyeceğini, yüklemeyi yakından takip ve gözetim altında bulunduracağını, kendilerine yapılacak ihbarları oyalamaya çalışacaklarını, doğrudan doğruya yapılacak baskınlarda bir şey yapmasına imkan olmadığını, ifade eder(27).
 
Taşıma işi yine La Fransez kumpanyası ile yapılır. Şarl Kalçi’nin tahsis ettiği Movano vapuruyla ilki 11.04.1922 gününden başlamak üzere üç sevkiyat yapılır. Dördüncü sevkiyat 26.04.19222’de Moryak vapuru ile, beşinci sefer 05.05.1922 günü Mersin vapuru ile yapılır. Altıncı ve son sefer 16.05.1922 günü yine Moryak gemisi ile yapılır. Dumlupınar taarruzunun yapılmasına karar verdiren ve 30 Ağustos zaferini temin eden Felah Grubunun gerçekleştirdiği işte bu büyük kaçakçılıktır(28).
 
Maçka Silah deposu da harp malzemesi bakımından İstanbul’daki belli başlı depolardan birisiydi ve İngilizlerin sıkı nezaret ve kontrolü altındaydı. 9 Mayıs 1922 günü İngiliz ordusunda görevli Çavuşyan isimli yüzbaşı, aracılar marifetiyle Hüsnü Himmetoğlu ile gizlice bir araya gelir. Çavuşyan “Maçka silahhanesi ile alakadar olur musunuz?” diye niyet yoklar. Himmetoğlu’nun olumlu cevabı üzerine, Maçka Silah deposundaki malzemenin listesini verir ve “Bu kuvvei umumiyede yazılı olanların tamamını veya beğendiğiniz kısımları Anadolu hesabına size teslim edebiliriz. Teslim yerimiz Kuruçeşme’deki kömür deposu olacaktır. Biz istediğiniz malzemeyi İngiliz kamyonları ile kömür deposuna kadar getirir ve üzerini kömür ile örterek size teslim ederiz. Siz de geceleri oradan alır kaçırırsınız.” diye teklifte bulunur. Bu iş için fiyat pazarlığı yapılır. Ankara’ya birkaç defa durum yazılır. Fakat, Anadolu’nun ilgisizliği sebebiyle bu malzeme için gerekli olan para temin edilmez ve sevkiyat gerçekleştirilemez, hatta bu malzemenin önemli bir kısmı daha sonra Yunanlılar’ın eline geçer(29).
 
Belli başlı kaçakçılık işlerini anlattığımız Himmetoğlu, Pandikyan’dan başka kaçakçılık işlerinde kendilerine yardım edenler olarak; La Fransez Şirketi müdürü Şarl Kalçi ve şirkette çalışan arkadaşlarını, Fransız Yüksek Komiseri General Pellé ve Fransa kuvvetleri komutanı General Şarpi  (Charpy)’yi, İtalyan kuvvetleri komutanı General Munpelli (Monbelli)’yi ve Temsilci Hamid Bey’in telgraflarında ismi geçen kişileri belirtir. Ayrıca, taşıma şirketi olarak, Loyd Tiryesetino şirketi, Pake vapur şirketi, Fransız Mesajeri Maritem şirketi ve bazı ecnebi şirketlerinden yardımlarından bahseder(30)
 
10 Ağustos 1921 Tarihli Tarafsızlık Antlaşmasından Sonra, Fransa ve İtalya’nın Ankara’ya Resmi Silah Satışları Başlamıştı
 
Yunan Kralı Konstantin’in bizzat Kütahya’ya gelerek yönettiği Yunan ordusu, Ankara’yı ele geçirmek üzere harekete geçmiş ancak, 23 Ağustos’taTürk ordusu ile karşılaştığı savaşta 13 Eylül 1921 günü mağlup olmuştur. Sakarya Meydan Muharebesi adıyla bilinen bu savaşta Yunan ordusunun yenilmesiyle Mustafa Kemal’in İstanbul Hükûmeti karşısındaki durumunu sağlamlaşmış, iç ve dış dengeler Ankara Hükûmeti lehine değişmiştir.
 
Daha önce aracılar vasıtasıyla silah ihtiyacını temin etmeye çalışan Ankara, Fransa ile antlaşma görüşmeleri başladıktan sonra, ihtiyacı olan mermileri 5 Eylül 1921 tarihinde bizzat İstanbul’daki Fransız Yüksek Komiseri Pellé’den istemiştir. Mustafa Kemal Paşa, Ankara Antlaşması’nın imzalanmasından bir gün önce, 19 Ekim 1921’de Franklin Boulıllon’a silah, cephane gibi savaş malzemesi sipariş etmiştir(31). Bir İngiliz istihbarat raporuna göre, bir Fransız Türklere 100.000 Alman Mauser tüfeğini süngüleriyle ve tüfek başına 1.000 mermiyle teslim etmek üzere anlaşmış ve 15 Kasım günü teslim etmiş, 20 Eylül’de Gabriel de Lesta adlı bir Fransız 15 Aralık’a kadar teslim etmek şartıyla 30.000 tüfek satmak üzere Ankara’yla anlaşmış, başka bir Fransız 35.000 İngiliz tüfeği satmayı teklif etmiştir (32).
 
20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara İtilafnâmesi gereğince işgal ettikleri yerlerden çekilirken Fransızlar, bu yerlerdeki 10.089 adet tüfek, 1.505 sandık cephane ve 10 adet uçağı hediye adı altında Türk ordusuna bırakmışlardır(33). Resmi yoldan silah alımlarının serbest olmasından sonra, Fransa'dan 1.500 adet hafif makineli tüfek ve cephanesi satın alınarak ordumuzun en büyük eksikliği giderilmiştir. Ayrıca satın alınan 200 adet kamyonetle ordumuz ilk kez motorlu ulaşıma kavuşmuştur. Karşılığında Osmanlı ve Rus altını ile ödemeler yapılmıştır. İtalya'dan Rus altını karşılığında 20.000 adet tüfek, 20 adet uçak ve çeşitli malzeme satın alınmıştır(34). Bundan başka Fransızların, silah ve cephaneleri Anadolu’ya nakletmekteki yardımları da büyük olmuştur. Gerçekten, Fransız bayrağı çekmiş olan gemiler, Karadeniz kıyılarındaki Türk limanlarına birkaç defa, Mersin limanına da bir defa silah getirmişlerdi. İşin en ilginç yanı, Fransız gemilerindeki silahları korumaya memur edilmiş olanların Ermeni olmaları idi. Büyük taarruzdan biraz önce Fransızlar altı tane de lokomotif vermişlerdi.”(35).
 
“Türk Lavrensleri” Kitabının Yazarı İhsan İdikut, Silah Kaçakçılığının İngiliz ve Fransız Hükûmetlerinin Bilgisi Dâhilinde Yapıldığını İddia Etmektedir.
 
1953 yılında yayınlanan “Türk Lavrensleri” kitabının yazarı İhsan İdikut, gerek Karakol Teşkilatının kurucularından Galatalı Şevket Bey gerekse M.M. Grubunun başkanı General Kemal Koçer’den dinlediği silah kaçakçılığı maceralarını bu kitabında anlattıktan sonra, dikkat çekici değerlendirmelerde bulunmuştur. Silah kaçakçılığı işinin İngiliz ve Fransız hükûmetlerinin bilgisi ve yardımı dâhilinde yapıldığı kanaatine varan İdikut, kitabında bu yardımları Fransızların ve İngilizlerin yardımları olarak iki başlık altında değerlendirmiştir.
 
İhsan İdikut’a göre, “Fransızlar, gayri resmi olarak Türklere iki türlü yardım etmişlerdir.
 
1 - Yukarıda adı geçen kampanyanın (La Fransez) bütün gemilerini cephane, top ve sair askeri malzeme taşıtmağa tahsis ettiler ve kontrol komisyonundaki memurları vasıtasıyla ya bunları aratmadılar veya kontrolü sathi bir şekilde yaptırarak bu vapurların seyr-ü seferini temin ettiler.
2 - Fransız askerlerinin nezareti altında bulunan fabrika ve depolardaki cephane ve saireyi millicilere teslim ettiler.”(36).
 
İhsan İdikut İngilizlerin yardımlarını da aşağıdaki şekilde değerlendirmiştir.
 
“İngilizler inatçı bir karaktere malik olmakla beraber realist bir millettir. Seyyal bir siyaset takip ederler. Değişen vaziyetlere göre milli siyasetlerine veche verirler. Sakarya mağlubiyetinden sonra Yunanlıların yalınız başlarına bir şey yapamayacaklarını anlamışlardı. Yardım etmekte mümkün değildi çünkü kendi milletlerinde isteksizlik olduğu gibi Başvekillerinde müdahalesine meydan verecekdi zaten buna hacet de yoktu. Çünkü Türklerin Musul petrolleriyle boğazlar meselesinde müşkülat çıkarmayacaklarını öğrenmişlerdi. Esasen onları ilgilendiren hususlarda bunlardı. Ve bu sebeplerden dolayı da Sevr muahedesinin tadiline ve İzmir’in tahliyesine Yunanlıları razı etmeye çalışmışlardır. Fakat Türkler bunu da kabul etmiyorlardı. Kendi isteği ile Anadolu’ya çıkmış ve bu maceralara atılmış bulunan küçük dostlarından daha fazlasını isteyemiyorlardı. Vaziyeti düzeltebilecek bir çare vardı. Türklerin zaferi ah bu mümkün olsa idi…
 
Fransızların Ankara İtilafı’yla bu kanlı gaileden sıyrılmalarını dikkatle takip etmişlerdi. Bu muahedenin bir de gizili tarafı olacaktı. Olmasa bile taraflar yekdiğerine elbette bazı mücamelelerde (jestlerde) bulunacaklardı. Kısa zamanda İstanbul’daki casusları vasıtasıyla bunu öğrendiler. Fransızlar millicilere gayri resmi bir şekilde yardım ediyorlardı. Zaten kendilerinin istediği de buydu. Milli ordu kuvvetlensin İzmir’den Yunanlıları atsın ve bu sayede barış da olsundu. İngilizler aynı zamanda gayet pratik adamlardır. Bunun için ta Londra’dan adam göndermeye lüzum görmediler. Baş casuslarını Türklerle anlaştırdılar ve bu suretle icap eden yardımları yaptılar.
 
Zaten Pandikyan yaman bir casusdu. Koca İstanbul’u avucunun içine almış gibi idi. Şehirde ne kadar subay varsa hepsinin isimlerini, nerede oturduklarını ve belki de siyasi arzularını öğrenmişti.
 
Evvela millicilerin şefi Albay Kemal (Koçer)’le ilk mülakat yerini Pandikyan tayin etmişti. Burası İstanbul’daki Entelicens servisinin işgal ettiği binanın karşısındaki birahane idi. Sonra da istihbarat ajanlarıyla konuştu. Ve anlaştı ve hep birden elbirliği ile çalışmaya başladılar. Keyfiyeti Yunanlılardan gizlemek için de küçük çapta maddeler yakaladılar ve bazı Türk ajanlarını da tevkif ettiler. Ve faaliyette bulunuyor gibi göründüler.
 
Yardımlar şu şeklide oluyordu.
 
1- Milliciler tarafından tahliyeleri behemehal istenenleri bir takım bahaneler icat ederek salıvermek.
2- Tevkif olunacak şahısları, hane ve matbaaları aranacakları haber vererek kaçmalarını sağlamak veya delilleri yok ettirmek.
3- İngiliz casus teşkilatının eline geçen ve milliciler için pek fena neticeler verebilecek olan evrakı iade etmek veya imha ettirmek.
4- Cephane ve sair askeri mahiyetteki kaçakçılığa tamamiyle göz yummak hatta yardım etmek”(37).
 
İhsan İdikut, Pandikyan’ın İngiltere menfaatleri dışında, sadece insani kaygılarla hareket etmiş olamayacağını aşağıdaki şekilde analiz eder.
 
“Bunlar; Pandikyan’ın şahsi yardımı değil mensup olduğu gizil servisin, daha doğrusu İngiltere’nindi. Çünkü
 
1 - Pandikyan alelade bir ajan değildi. Mustafa Sagir gibi yetiştirilmişti. Birçok lisanlarla beraber Türkçeyi de gayet fasih olarak konuşabiliyordu. Çok merhametsiz, çok zeki ve nüktedan, hülâsa mükemmel bir casusdu. Böyle bir şahsın İngilizlere, hem de maddi mükâfat almadan, ihanet etmesi mümkün değildir.
 
2 – Pandikyan’a para verilmediği ve onun da bu yardımları para mukabilinde yapmadığı selahiyetdar şahısların neşrettiği eserler ve ısrarlı ifadeleriyle anlaşılmaktadır. Eğer Pandikyan bu yardımlarını İngilizlerin malumatı olmadan yapsa idi, casusluk rayicine göre, bunların karşılığı milyoner olmak icap ederdi. Ve büyük millet meclisi hükümeti de bu parayı seve seve verirdi. Bu yaman casusa o zaman hiç para verilmemiştir. Aradan uzun seneler geçtikden ve Atatürk de Pandikyan da öldükten sonra ailesine ikramiye kabilinden 2 bin lira gibi pek az para verilmesi Türk hariciyesinde Pandikyan’ın İngilizlere hıyanet etmediğini ve bilakis vazifesini yaptığını bilmesinden nâşi olacaktır.
 
3 – İngilizler bidayette Türklere ehemmiyet vermemiş olabilirler. Fakat sonra en usta casuslarını, en değerli elemanlarını İstanbul’a gönderdikleri muhakkaktır. Bunların Pandikyan’ın uzun süren ihanetini sezmemeleri mümkün değildir.
 
4 – Gerek İngilizlerin ve gerekse Fransızların hizmetindeki Ermenilerin kendi milletlerini tehcirden kurtarmak için bu yardımı yaptıkları da varid değildir. Böyle olsa idi, bu hükümetlerin hasmâne hareketleri devam ederken yardım başlardı. Halbuki Fransız hizmetinde olanlar bu milletin yardım karar vermesinden ve İngiliz casusu Pandikyan da ondan bir hayli sonra yardıma başlamıştır. Fakat şu da muhakkakdır ki bu işgüzar Ermeniler kendi milletlerini de düşünmüşler adeta şart olarak Ermenilerin tehcire tabi tutulmamalarını istemişler ve bu hususta Ankara’ya şifreli bir telgrafla bildirmiştir. Böyle bir düşünce olmadığını öğrendikten sonra bu Ermeniler daha samimiyetle çalışmaya koyulmuşlardır.
 
5 – Pandikyan vazifesini yapmış bir insan gibi emniyetle tahliyeden sonra, İngiltere’ye gitmiş ve yine İngilizlere hizmet etmiştir. Eğer Türklere hizmet ettiğini bu millet bilmese idi ya İstanbul’da kalır ya da başka bir yere giderdi.
 
6 – Türklere yardım eden İngiliz subaylarının iyi mevkilerde olduğunu tetkik seyahatine giden M.M. Grubu reisi görmüş ve bunu kitabında yazmıştır. Hatta muahede hazırlandığı sırada Trakya’daki hakim tepelerin Türklere bırakılması isteğini de yerine getirmişlerdir. Bu da İngiliz milletinde Türklere karşı olan hasmâne düşüncelerin artık sona erdiğini ispat eder.
 
7 – Sayın Kemal Koçer eserinde Pandikyan’ın ve diğer Ermenilerin bu yardımları sırf insanlık mefkuresi uğruna yaptıkları yazılıdır. Bu umumi bir intibadır. Siyasi olayların henüz açıklanmasını istememesinden de ileri gelebilir.
 
İşte bütün bunlardan dolayı İngilizlerle yapılan dostluk muahedesinin temelleri ta Pandikyan’ın Türk ajanlarıyla çalışmağa başladığı o zamanlarda atılmıştı. Zaten kader, bu iki milleti tarih boyunca dost yaşasınlar diye yaratmıştır. Kanlı hadiselerin sonu gelmeden taraflarda bu arzunun tekrar uyanmış olmasını tabii görmek icap eder.”(38).

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.